Ben seni altı günde sevdim. Altı günde gelebildim kendime. Derinlerinde kayboldum seni görünce. Diplerinde vurgun yedim. Şaşkın bir şafaktan önce, alacakaranlık gibi sessiz sedasız sardın ufkumu. Üzeri örtülmüş her ne varsa aydınlanırken hayatımda püfür püfür ve bir o kadarda yumuşaktın; göz kamaştıran aydınlığında aniden körelmesin diye gözlerim. Bir tanyeri dinginliğinde ağarttın yüzümü. Tebessümü sende keşfettim. Gülücüklerin yakamoz yakamoz raksını seyrettim gözlerinde. Güneşim oldun; bulutlar desen desen öbeklendi önüne. Ve bütün bunlardan, görülmemiş bir şölen oluşturmak üzre evrenin bütün reklerine büründün gökkuşağım oldun. Gökyüzünün maviliğini, ne büyük dağlara sahip olduğumu, etrafımdaki her şeyi senin ışığınla görebildim. Sesinin tonunda duydum o eşsiz senfoniyi. Hayatım oldun sonra, dört elementim. Ve bir ömür boyu soluduğum hava, içtiğim su, üzerinde yaşadığım toprak ve en çokta içimi yakan ateşsin artık.
yüreğime takıldın
Baktığım her şeyde yüzünü görmek, dolaştığım sensiz sokaklarda hüzün adımlamak, kahır yudumlamak bir takıntı mı yoksa? Yoksa ben seni sevmek yerine, alışkanlıklarıma mı esir oldum, saplantılara mı düştüm. Sebebi belli olmayan hastalıklara mı yakalandım. Aman Allah’ım, düşüncesi bile korkunç. İyi de, ben seni hep sevdim, hiç nefret etmedim ki. Hep özledim, hiç kin duymadım ki. sana zarar gelmesin diye çırpınıp durdum. Şefkat doluydum hep sana karşı. Sabırla bekledim, acılara göğüs gerdim. Hiç nefret yer almadı yüreğimde. Hiçbir hesap yapmadım; gülüşlerini toplayıp gidişlerinden çıkarmadım, bölmedim yüreğimi senden başkasına. Al gülüm ver gülüm kelimeleri girmedi lügatıma, Bir adım gelirsen sana dönerim, demedim hiç. Sen ışıktın, ben pervane. Etrafında dönen bendim hep. Sevginle bağlandım her şeye, herkese; canlıya, cansıza, hayata, hayat verene, evrene. Affedebilmeyi, sabredebilmeyi, vefayı öğrendim, kılı kırk yaran incelikte hoşgörülü olmayı öğretti sevgin bana. O kadar kaplamışsın ki içimi, sevgim o kadar büyümüş ki, bir dirhem yer kalmamış bu yürekte saplantılara, takıntılara. Yüreğime takılan sensin sevgili, takıntı değil.
sonsuz aşk
Haddi yok, hududu yok sevgimin benim. Öylesine so nsuz bir aşk var ki içimde, sınırları çizilmiş, sonu olan bir varlığın buna karşılık geleceğini düşünemiyorum sevgili. Sana olan aşkım belki; evreni kucaklayan rüzgar içindeki bir toz taneciğinden ve güneşin ışıkları içindeki sonsuz zerrelerden ancak bir tanesi olabilir. Ya da yeryüzünü kaplayan okyanusta yalnızca bir damla. İçimdeki sonsuz aşk duygusunun karşılığını sende aramak yerine, yine sonsuzluğun kendisinde aramam gerektiğini sen öğrettin bana. Sana rağmen değil, senin sayende. Sen olmadan bunu anlamanın bile mümkün olmayacağını biliyorum sevgili. Sen olmadan aşk olmaz. Aşk çiçeğinin gönlümde açabilmesinin yegane sebebi sensin. Sen, aşk merdivenimin ilk basamağı, o sihirli sarayın ilk kapısısın. Bu kapının anahtarı yalnızca sende. Senin gönlünden gördüm sonsuzluğun ışıklarını. Uçmayı senden öğrendim, senin düzleminden ulaştım uçma hızıma. Senin yüreğinden saldım kendimi enginlere. Göl olmamı sağlayan sendin; senin için vurdum başımı taştan taşa; akmayı, çağlamayı sende öğrendim. Taşmayı sende buldum; aydınlığın molekülleriyle reaksiyona girerek. Işığı sende gördüm sevgili… Aşkın sebebi sensin, sensin aşka bağlayan.
adamlık
Einstein diyorki mutlu olmak istiyorsanız hayatınızı bir amaca bağlayın; eşyaya ya da insanlara değil. Eşya tamam da insanlar için bu böyle olmamalı diye düşünüyorum. İnsanı sevmeyeceksek, ona bağlanmayacaksak ne anlamı var, var olmamızın? İnsan olmadan duygularımızı nasıl hissedeceğiz, nasıl fark edeceğiz insan olduğumuzu? Hasreti, özlemi nasıl duyacağız iliklerimizde, nasıl anlayacağız sevdiğimizin kıymetini? Ölesiye acı veren ayrılıklar olmadan sabrı, metaneti, tevekkülü nasıl öğreneceğiz? Belki mutluluk değil ama bence adamlık; ölesiye sevdiğimiz insanların arkasından, yeri geldiğinde ölesiye acı çekmeyi de göze almak olmalıdır.
ya sabır
Etrafını kara bulutlar sardığında, bir tufan koptuğunda, her şey hallaç pamuğu gibi savrulduğunda nereye kaçacaksın, nereden yol bulacaksın? İhanete uğradığında; güvendiğin insanlar, hiç beklemediğin anda beklemediğin şeyler yaptığında nereye saklanacaksın? Utanması gerekenlerin aslında onlar olduğunu unutup kendini kendinden saklamak için ne kadar çırpınıp duracaksın. Ne kadar, nereye kadar, nasıl…? Her şeyin düğümlendiği anda yapılabilecek tek şey; öylece kalakalmaktır. Beklemek, beklemek, beklemek. Sabrın sınırlarını zorlayana kadar beklemek. Beklemek sabretmektir. Bir var oluş, bir karşı duruş, bir tavır ve derin bir iç yolculuktur. Vurgunu yediğin yerde beklemek, savrulan küllerinin yeniden derlenip toparlanması ve küllerinden yeniden doğmak üzere beklemek. Beklediğin yerin doğru olduğunu bilerek, orada direndiğin sürece istediğin her şey senin ayağına gelecek. Demir bir kalkanla sabır sabır örülecek etrafın. Ya sabır! dediğinde genişliğe, huzura doğru kapılar açılacak. Tipilere, boranlara, vurgunlara, ihanetlere gösterdiğin metanet seni güçlü kılarken dikenlere katlanmanın mükafatı da güller gibi kokmak olacak. Veda etmeden çekip gidenlere karşı bir sabır türküsü tutturacaksın. Onlar arkasını dönüp giderken sen sabrın çelikleştirmiş iradesiyle damla damla eriteceksin taşları, taş yürekleri. Senden alınanların, karşılığında daha iyileriyle değiştirileceği inancı ve selamete ulaşmanın huzuru içinde; “Ben gidince ardımda hain tipiler, sahte zemheriler değil Baharlar bırakırım taze yemlikler kokan.” Mısralarını terennüm edeceksin. Selametle kal.
özlüyorum seni
Hiç kimse göremez seni benim gördüğüm yerden, duyamaz benim duyduğum kadar. Hissedemez her an nefesini iliklerinde. Özleyemez yani; Soluk gibi tazelenirsin içimde, bahar olur açarsın çiçek çiçek, har olur yakarsın her yanımı. Sızım sızım sızlatırsın burnumun direğini. Sen bendesin gülüm, ben sana bende. Bendeki sen sen değilsin hiç kimsede. Özlüyorum seni abartısız; bir güle dokunur gibi, gülümser gibi cıvıl cıvıl çocuklara, ellerimi ellerine uzatır gibi. Seni özledikçe her şeyde güzellik arıyorum, farkıma varıyorum.
Gerçekler sevilenlere gelir
Gerçekler en umulmadık anda gelir. Karanlığın dip yaptığı, koca yalanların öldüresi girdabında kıvranırken bir şimşek gibi iner; korkutur, irkiltir. Kara bulutlarla çevirir etrafını; her şeyi alt üst eder, yakar, yıkar, savurur. Sonra sağanak sağanak iner üzerine; yalanların, riyaların, hilelerin, tuzakların, pislik, kötülük adına ne varsa ortaya çıkarır. Her şeyi soyup soğana çevirir, çırılçıplak eder. gözüne gözüne sokar insanın. Görmeyene göz, duymayana kulak olur gerçekler. Dört tarafına gerdiğin karanlık hayal perdelerini suratına çarparak kendi gerçeğini hissettirir acıtarak, belki kanatarak bir yerlerini. Bu derin sarsıntı ilk bakışta kötü görünür; yaralar, sendeletir, savurur ama aslında bir müjdedir, sevinçli bir haberdir bu. Gerçekler üstüne çullanıp tufan koparıyorsa tepende bil ki hala evrenin bir yerlerinde senin için çırpınan, sana dua eden, iyi olmana çalışan birileri vardır. Bil ki hala sevilmeni sağlayan güzel yanların ağır basıyordur. Ve hala seviliyorsundur. Her gerçek bir ikazdır, farkına varman için. Gerçekler sana geldiyse ve hala nefes alıyorsan silkelen ve kendine gel, en büyük gerçek sana gelmeden. Hülasa; gerçekler suratına suratına indriyorsa darbelerini senin için çırpınan bir el var demektir.
Nereden bileceksin?
Ufkuma kurduğum gök kuşağının uçsuz bucaksız renklerini uzaklara taşıdığımı nereden bileceksin? Halka halka büyütürken sevdamı; sen yalnızca toz olacaksın rüzgarında; aydınlığında zerre, ummanında damla olarak kalacaksın. Seninle ateşlenen bu kıvılcımın kavuran sıcağında yalnız eriyeceğim. Yalnız ben döneceğim pervane zamanlarda; zamana inat, yaklaşan ana inat. Nereden bileceksin tükendiğimi? Yok olmanın uçurumlarında çırpınırken ben, dağ gibi dik olmanın asaletinden dem vuruyorsun. Dağlar gökyüzüne yakın dururlar ama asla buharlaşıp karışmazlar boşluğa. Bedenin adıdır dağlar; taşın, toprağın ve ağırlığın adı. Yamaçlarından yalnız başıma kanatlandığımı nereden bileceksin? Dağlar bazen gerçek olur dikilir karşına. Gerçekler büyür dağ olur. Gerçekler çıplak gözümüzle değil, yürek gözümüzle görebildiğimiz şeylerdir. Kendimi fark edebildiğim tek dağın sen olduğunu nereden bileceksin? Nice dağlar aştım halbuki, sana gelinceye kadar, nice yamaçlar tırmandım. Sular içtim gözelerinden, rengarenk kelebekleri gördüm, kuşların sesini duydum. Ama kendi sesim gelmedi hiç birinin derinliklerinden. Ab-ı hayat değildi hiçbirinden içtiğim. Hiç birinde gördüğüm sende gördüğüm değildi. Ve ilk defa senin göklerinden aştı sesim sonsuza, senin zirvelerinden gördüm uzakları. Yalnızca sende yankılandı sesim, sende aksi seda buldu gerçeklerim. Gerçeğimi sende buldum sevgili. Aşkın yürek yansımalarından ve kendi bakışlarımdan başka bir şey olmadığını nereden bileceksin? Susarım duymazsın, konuşsam görmezsin gözlerimi. Sessizliğin derin vadilerinde inleyen çığlıklarımı nereden duyacaksın? Sen mağrur tahtında yelpazeler uçuştururken gerçek özgürlüğün tek başına yaşandığını nereden bileceksin? Yere basmak için direttikçe ayaklarını, yer çekiminin hoyrat ağırlığını omuzlarında hissetmiyor ve tabana yaklaştıkça daha güvende olduğunu sanıyorsun. Sanmalarının yanılsamalar olduğunu aklına getirmeden kapatıyorsun aklının kapılarını. Zira akıl kurtarmaz seni zincirlerinden; kanatlandırmaz yükseklere. Yalnızca kapılar açar sana. Ama yeryüzüne bakar yüzleri kapıların, zemine bağlıdırlar ve ayak hizasını aşamaz kapılar. Yüreğinin pencerelerinden maviliğin derinlerine daldığımı nereden bileceksin? Nereden bileceksin pencerelerin gerçeğe açıldığını? Tekerlenmek yoktur pencerelerden. Ve aşılmak zorunda kalınacak eşikleri de. Pencereler, aşılmışlığın kaygısız huzmelerini damıtır yıldızlardan. Tutunmak, bağlanmak, yaslanmak gibi dertleri yoktur pencerelerin; tek başına durabilmenin sükunu içinde yalnızca kendi doğrularını haykırırlar. Sonsuzluğun yitmeyen terennümlerini yine sonsuzluğun taçsız kubbelerine bırakırlar, yankılansın diye içimizde. Ruhumun göklerine uçurtmaların aktığını nereden bileceksin? Ne kadar ışık gelirse gözlerinden o kadar ferah olur yüreğin. Açar gönlünü güzellikler; bir serçenin su içmesini görmelisin. Çağlayan nehrin akışını, kundağında bebeğin bakışını, şafağı beklerken üzerine yayılan dinginliğin huzur dolusu esintilerini hissetmelisin. Hissetmelisin ki ellerin kıpırdasın, ayakların hareketlensin. Her gün yanından geçip te görmediğin çiçekler davetkar baksınlar sana. Ve nereden koptuğunu anlamadığın bir arzuyla onları alıp ilk karşılaştığın kişiye vermelisin. İçinin derinliklerinden dudağına yansıyan acemi ıslıkla her gün yürüdüğün sokakları, çıktığın yokuşları, yeni fark ettiğin ağaçları, öten kuşları selamlamalısın. Dahası, bedbin ve bezgin koşuşturan insanları fark etmelisin, tebessüm etmelisin merhaba diyenlere. Etmelisin ki gönlün açılsın, gözün açılsın, ruhunun daralan karanlık yanları açılsın. Her dem goncalarla açtığımı nereden bileceksin? Güller gibidir ruh, çiçekler gibi; karanlık gelince kapatır kendini ve kabuğuna çekilir. Ta ki bir damla ışık gelinceye kadar. Vicdanını kirleten yanların, riyaların, böbürlenmelerinle karanlık duvarlar ördükçe ruhunun çeperlerine, göğünde perdeler geriliyor, havasız, muhtevasız perdeler. Hapsediyorsun kendini; matematiksel hesaplamalar ve cetvellerle ölçüyorsun aşkını. Sevgini fayda sonuç ilişkileriyle küçültüyorsun, daraltıyorsun yüreğini. Yüreğinin terazilere sığmayacağını nereden bileceksin? Nereden bileceksin sonsuzluğun içimizde halkalandığını? Kainatı yüreğimize sığdırabileceğimizi nereden bileceksin? Nereden bileceksin renklerin her geçen gün içinde solduğunu, kendi dağınla karşı karşıya olduğunu nereden bileceksin?
Seninleyiz anne
Evlilik yıldönümünü nerede kutladığınızı soramadım anne. Sahi en son ne zaman bir araya gelip babamla yaşanmışlıklarınızı tazelediniz? Ne zaman baktınız gözlerinizin içine, eski günlerdeki gibi. Gençlik heyecanın kaç ay sürdü ya da kaç gün? Hayallerinin parmak uzaklığı mesafelerine dokunabildin mi hiç? Gülebildin mi anne; umutlarını yellere yükleyip kaygısız, tasasız kalabildin mi? Şimdi aklıma geldi nedense. Senin katıla katıla gülmediğini şimdi fark ettim. Evlilik yıldönümünü kutlamadığını, bir sahil restoranında kendin için bir yemek yemediğini de. Hatta kumsalda yürümek şöyle dursun deniz suyuna ayağını değdirmediğini de. İnsanların yaşam tarzı haline getirdikleri bir çok davranışları karşısında o güzel yüzünün kulaklarına kadar kızardığını ve başı öne eğilen tek kişinin sen olduğunu da şimdi fark ettim. Ve yine şimdi fark ettim, anneler gününde sana hediye almadığımı da. Çünkü sen bunun çocuklarında bir kültür olarak yerleşmesine fırsat vermedin. Sen hep çocukların için yaşadın çünkü; Vermek Üzere kurdun kendini, bir şey almak aklının ucundan bile geçmedi. Elini öpmeseler de, boynuna sarılmasalarda sadece yanında olmaları dünyanın en büyük hediyesiydi senin için. Biz hala yanındayız anne ve her an yanında olacağız. Bütün fedakar annelerin gününü kutluyorum.. İsrafil Hancı
Dört Element
Ben seni altı günde sevdim. Altı günde gelebildim kendime. Derinlerinde kayboldum seni görünce. Diplerinde vurgun yedim. Şaşkın bir şafaktan önce, alacakaranlık gibi sessiz sedasız sardın ufkumu. Üzeri örtülmüş her ne varsa aydınlanırken hayatımda püfür püfür ve bir o kadarda yumuşaktın; göz kamaştıran aydınlığında aniden körelmesin diye gözlerim. Bir tanyeri dinginliğinde ağarttın yüzümü. Tebessümü sende keşfettim. Gülücüklerin yakamoz yakamoz raksını seyrettim gözlerinde. Güneşim oldun; bulutlar desen desen öbeklendi önüne. Ve bütün bunlardan, görülmemiş bir şölen oluşturmak üzre evrenin bütün reklerine büründün gökkuşağım oldun. Gökyüzünün maviliğini, ne büyük dağlara sahip olduğumu, etrafımdaki her şeyi senin ışığınla görebildim. Sesinin tonunda duydum o eşsiz senfoniyi. Hayatım oldun sonra, dört elementim. Ve bir ömür boyu soluduğum hava, içtiğim su, üzerinde yaşadığım toprak ve en çokta içimi yakan ateşsin artık.